SessizYusuf.Net

Adıma Sukûtun mührünü vurdum.. >> sessizyusuf.net

çelimsiz

18/6/2009

Bekleyiş

20/6/2007

 

Tatmadığım bir his, beklenmedik bir an
Sen, adını koyamadığım bir şeysin!
Esaretimde yıllanmış mı bu kıyı?
Hiç böyle sendelemezdi…
Bir sıcak çay, bir kıtır simit gibi
Ya şimdi! Bu hale nasıl geldik?
Bir balık kadar küçük,
martı kadar ürkek…
Helal olsun be! Böyle bir yürek…

Bir çıkma saatimin son dakikasında
Rötar yapmış bir gemi gibisin
Bu dalga, bu kadar köpürmezdi
Bu rıhtım bu kadar sessiz...
Bu, nasıl bir deniz?
Bu, ne biçim yosun!
Sensizliğin şeytanı oluverdim
Lanet olsun!
 

Alparslan Koçyiğit

Bayram Yemeği

23/10/2006

 

 

Korkarım felekte bir gün
Bir bayram yemeğinde.
Anam, babam gibi kardeşlerim de,
En güzel dalgınlığında ömrün.
Beni gurbette sanıp
Keşke gelseydi bu bayram
Diyecekler.
Ve birdenbire yürekler,
Aynı acıyla yanıp
Hepsinin gözleri yaşaracak.
Öldüğümü hatırlayarak.

 

Cahit Sıtkı Tarancı


İnsanlar çürümeye aday bedenlere değil;

ezelî kudrete bağlanan ruhlara aşık olurlar.





 

 

                      İnsan hangi rüzgara boyun eğerse onun esiri olur.İnsana 
düşen; peşine sürüklendiği rüzgarların yalımından kaçmak için, kendine bir nefeslik yaşama alanı bırakmaktır. Çünkü insan başka nefeslerden kurtulduğu müddetçe insandır. Yani suni tenefüsle yaşayan bir insan, fotosentezle hayatını idame ettiren bir nebattan farksızdır. Dolayısıyla insan hayatının  bitkisel hayata(tıbbi terim değil) dönüşmemesi için,topraktan bedenine sürülen izleri  unutmamak gerekir. O izler kimine göre uhrevi kimine göre dünyevidir.

 

Mühim olan,insanın ciğerlerine, yüreğine leke düşürmeyeceği bir soluk 
karıştırmasıdır. Eğer vaziyet bunun aksi bir duruma nüzul ederse, işte o  zaman insan kendi varlığının bilinçsizliğiyle kıvranıp duracaktır. Kendi  mahiyetini ve muhteviyatını kavrayamayan bir insan,karanlıklar içinde etrafını görebilmek için debelenen,fakat ışığın karanlığı aydınlatacağını tasavvur edemeyen bir insanla eşeydir.

Unutmayalım ki karanlıklar;aydınlıkların bilinmediğinden veyahut bilinsede,yöntem ve usul tefekkür edilemediği için uygulanamadığından zühur eder.      

    

İnsan bir yabancı olarak geldiği bu dünyada,ilk önce bir şaşırma  zamanı geçirir. Dili kekeme,işvesi aksaktır.Gözleri kör,kulakları sağırdır. Ama insanın göğsünün sol tarafındaki bir mekanizma,ona bütün sinirlerini ve duyularını tanıma imkanı verir. Çünkü o mekanizma, daha  insan doğmadan,insana kılavuzluk edecek mahiyette ve salahiyette yaratılmıştır.İnsan başka kaleleri fethetmek için işe ilk önce kendi kaybettiği yada henüz kuvvetini tahayyül edemediği kaleden başlamalıdır.Yani gayret.İnsan,nisyanın bulutunu üzerinden kaldırıp heva ile ıslanmayı terk ettiği gün,kendisine asırlar öncesinin çöl serinliğini tattıracak o mefkûri esrarı keşfetmiş olacak.Çünkü dünya bir seccade, insan ise ona baş koyacak kişidir.Eğer insan bu seccade üzerinde kılacağı namazda tâdil-i erkâna dikkat buyurursa,şüphesiz kıldığı namazdan(ömür) ferah bir şekilde kalkacaktır.Velakin insan kıyamdahayatın sürme esnasında dikkatsizlik gösterirse muhakkak ki, secdesinin (ölüm) geçerliliği ve değerliliğide kıyamı ile aynı paralelde olacaktır. Ama en önemlisi;insan tekbir almadan önce has bir niyet sunmalıdır hayata.

Neye niyet ederse ondan mesul ve sorumludur  insan.  Ve ayrıca vaka, niyet ettiği şekilde devam eder her daim. Kısacası,insan kendi hayat yörüngesinde kendi pusulasını kendi yüreğinde bulacak.Ve kendi yüreğinde bulduğu bu mihmandar kuvveyi,kendi istediği ve niyetlendirdiği şekilde olgunlaştıracak.Ya da ona bir heykel ustası nazarında şekil verecek.Burda önemli olan insanın bu şekil verme 
esnasında temizliğe ve içtenliğe dikkat kesilmesidir.Kirli bir toprak olmamalı mesela.Yoksa zamanla aşınır ve hırçınlığı en asgari olan yağmurlara bile dayanamayıp erir gider heykel.Toprak sağlam olmalı.

Ve en önemlisi,insanın mahareti.Yani elleri.Ellerini temizlemeli insan.

 

   Tüm  günahların ortasında bulduğu ellerini,yassı bir şekle sokup yukarı uzatmalı. Ve tüm benliğiyle yakarıp ilk önce ellerini temizlemeli  insan. 

Böyle bir kombinasyondan doğan heykel,şüphesiz ilelebet ayakta  kalacaktır.
 
      
          Sözün özü; her insan kendi kalesinin fatihidir...     

 

 

İbrahim Saki

Susarız…
Konuşulan konuyu boş, basit ve anlamsız buluyoruzdur, konuşmayı da gereksiz ve anlamsız buluruz…
 
Susarız…
Konuşulanlar öyle abes ve mantık dışıdır ki sadece hayretle dinler ve sessiz bir tepkiyle belli ederiz duruşumuzu…
 
Susarız…
Sessiz bir onaydır susuşumuz…Biraz utangaçlık belki ama içten bir katılıştır söylenenlere…
 
Susarız…
Sessiz bir bekleyiş olur susmak…Ya kendimizin yada karşımızdakinin ortak değerleri yeniden gözden geçirmesine tanınmış bir fırsattır sessizliğimiz…Yada birinin bizi fark etmesi, doğru algılayabilmesi için tanınmış bir süre… Susan için endişe ve olasılık hesapları arasındaki gelgitlerle biraz da huzursuz bir bekleyiştir susmak…
 
Susarız…
Dile getirilmeyen bir öfkedir bazen suskunluğumuz… Öylesine yaralanmışızdır ki yaralamak isteriz, yüreğini acıtmak ve kanatmak…Ve biliriz ki hiçbir söz acıtamaz, yaralayamaz ve kanatamaz kimseyi bir suskunluk kadar…Ve susmak en acımasız, öldürücü silahtır bazen…
 
Susarız…
Hassas ve kırılgan bir tepkidir…Küçücük bir hatırlatmadır belki…Fark edilmesi ve onarılması incelik ister…Ya yeniden bir kazanıştır yada aleyhte bir delil olarak kalır karşımızdaki için…
 
Susarız…
Bir ilişkide negatiflerin gözümüze batmaya başladığı, karşımızdakine ait aleyhte deliller dosyasının kabarmaya başladığı ve hatta dosyayı masanızdan kaldırmaya gerek duymaz olduğunuz bir noktadasınızdır…Bir duruş, bir soluklanmadır susmak…Ortak geçmişin değerlendirilmesi ve geleceğin muhasebesidir…Durup yeniden, şimdi bulunduğunuz noktadan bir daha bakmak istersiniz yaşananlara ve eldekilerle geleceğe gitmenin ne kadar mümkün olduğuna…Bir içe kaçış ve söylenemeyenlerin biriktirilmeye başladığı yerdir susmak…
 
Susarız…
Ayağımız yerden kesilmiş, bulutların üstündeyizdir ve çiçek çiçek bahardır yüreğimiz…Sevdiğimizle yan yana ve can canayızdır…Öyle bir ruhsal bütünleşmedir ki hiçbir söz tanımlamaya yeterli gelmez hissedilenleri ve susarız…Sadece yüreklerin ve gözlerin konuştuğu yerdir suskunluğumuz…
 
Susarız…
İletişimin tıkandığı yerdeyizdir , hiçbir iletinin bize yeterli gelmediği ve hiçbir iletimizin doğru algılanmadığı…Yanlışlıklar, yanılgılar ve kim bilir belki de gerçeklerdir bir fırtınaya tutulmuşçasına savrulup duran…Sözler yerini sessizliğe bırakmaya başlar ve siyah, tek nokta konur cümlelerin sonuna…Zamanla cümlelerimizin sonuna konan o tek ve siyah nokta büyüyerek bir kara deliğe dönüşmeye başlar…Güven ve sevginin içten içe çürümeye başladığı yerdir ve gitmek zamanının ertelenmiş halidir susmak…
 
Susarız…
Kabul edilmiş bir hata yada suçtur susuşumuz ve söylenecek her söz kaybetme riskidir…Korku eşlik eder suskunluğumuza…
 
Susarız…
Bir gidişi kabullenmektir susmak, yerinde ve zamanında olduğunun ayırdımında olduğumuz bir gidişin…
 
Susarız…
Hayata karşı bir susuştur bu kez yaşanan…Bizi can evimizden vuran bir kayıp, yaşanan büyük bir acı, ölesiye bir çaresizliktir yaşadığımız…Söylenecek hiçbir sözümüzün adrese teslim olmayacağından emin olduğumuz, bütün sözcüklerin anlamını yitirdiği bir yerdeyizdir…Hayatın bize bir şey katamadığı ve bizim de hayata bir şey katmak için anlamımızı kaybettiğimiz bir yer…Belki de boş gözlerle, algılamadan bir seyirdir hayat o noktada ve belki de amacı ve beklentisi olmayan, bir mesaj kaygısı taşımayan ve hedefi olmayan tek susuştur yaşadığımız…
 
Susmak; eylemsiz ve durağan bir edim gibi görünse de her susku bir şey anlatır yine de ve her suskunun bir nedeni vardır ve her susku içinde pek çok sesi hapseden sessiz bir eylemdir…
 
Esin ARDIÇ


 

 

 

 

 

____________________

haydi koş

6/6/2006

 

Tohum saç, bitmezse toprak utansın/Hedefe varmayan mızrak utansın
Hey gidi küheylan, koşmana bak sen! /Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

N.F.K.

AŞk..

2/5/2006



Aşk;

kalabalığın içinde birini tek kılmak

sonra o tekligin içinde ki çokluğu keşfetmektir.

yüzler içinden yüz seçmek,

sonra o yüzün bir çok yüzünü görebilmektir.